2008 yılına gelindiğinde, daha sonra tartışmalı Ergenekon Davası’na dönüşecek olan dosyalar kapsamında, yüksek rütbeli askeri yetkililer ve üst düzey kamu görevlileri hakkında da soruşturma başlatıldı. Yöneltilen suçlamalar, devlet içerisindeki bu üst düzey görevlilerin devlet içinde ayrı bir teşkilat kurarak hukuk dışına çıkıp suç işledikleri yönündeydi. 2010 Anayasa referandumu da 12 Eylül askeri darbesinin sorumlularının 32 yıl sonra yargı önüne getirilmesine imkan vermişti. Bu iki dosyada ortaya çıkan kimi deliller, geçmişte yaşanan hukuk dışı keyfi infaz, zorla kaybetme ve işkence suçlarının aydınlatılacağına ve faillerin tespit edilerek cezalandırılacağına dair temkinli bir umut doğurdu. Barolar aracılığıyla savcılıklara toplu şikayetlerde bulunuldu, açılan soruşturmaların az bir kısmı da davaya dönüştü.
Dönemin değişen bu siyasi iklimi, 1999 yılından bu yana çalışmalarını farklı mecralarda sürdüren Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 31 Ocak 2009’da tekrar Galatasaray Meydanı’nda buluşmasına zemin hazırlamıştı.
Yıllar sonra tekrar Galatasaray Meydanı’na çıkmak, “dağılan bir ailenin yeniden bir araya gelmesi” gibi, “tekrardan bir hayat kaynağı” olmuştu.
Açığa çıkan yeni belge ve tanıklıklarla kayıp yakınları için de yeni bir mücadele dönemi başlıyordu.
Biraz umutlu, belki gerçekten yeniden bir şey yapılabilir umudu vardı; bir şeylere ulaşılabilir, çünkü orada yargılananların birçoğunun ismi faili meçhul cinayetler ya da kayıp dosyalarında geçen kişilerdi. Dolayısıyla dahil edilebilir gibi düşünmüştük. Çünkü önemli bir mecraydı orası ve zorlamak gerekiyordu; ama alana çıkmak ve her hafta en azından faillerin ismini söylemek, “vazgeçmedik” demek iyi hissettiriyordu. Evet, belki artık hani Cumartesi Anneleri İnsanları şunu başarmıştı; evet, zorla kaybetmelerin önüne kısmen ciddi anlamda geçtiklerini söyleyebiliriz. Yani o durdurma kısmını başarabilmişlerdi aslında; ama faillerin bulunup yargılanması ve zorla kaybedilenlerin bulunması kısmında ne yazık ki mücadele bir aşama kaydedememişti. Biraz da belki, vazgeçme demek istemiyorum ama, onların bulunması faillerin yargılanması kısmında umutları evet, kaybetmiştik; ama şu çok önemliydi: Faillerin ismini orada, yani artık mahkemelerden ya da devletin mekanizmalarından bir şey beklemek yerine orada faillerin ismini açıklamak, kişilerin hikayesini anlatmak başka bir aslında hukuki mekanizma yaratıyordu. Yani bir meşruiyet yaratıyordu; “siz yapmıyorsunuz ama biz burada bunları aslında yargılıyoruz” demekti bir nevi. Onları rahatsız etmekti; onları, o suça karışanları rahat bırakmamaktı. Bu iyi hissettiren bir şeydi, hala da öyle; onların isimlerini, onlar istedikleri kadar devlet bunu korusun, biz orada bunu söylemeye devam edeceğiz. Onlar suçluydular; yargılanmayabilirler, ceza almayabilirler ama her hafta onları orada rahatsız etmeye, suçlarını ifşa etmeye devam edeceğiz. Çünkü devlet hiçbir şey yapmıyor, hala görüyoruz; devletin kendi karıştığı suçlar zaten bunlar ve oradan bir sonuç beklemiyoruz; ama orası aynı zamanda, Cumartesi Meydanı aynı zamanda bence bir yargılama yeriydi de. – Jiyan Tosun
5 Şubat 2011’de dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri/İnsanları’yla buluştu. Toplantıya katılan on iki aile kayıplarının öykülerini anlattı ve taleplerini Başbakan Erdoğan’a iletti. Görüşme sonrasında yaptığı grup toplantısında Erdoğan, 12 Eylül döneminin ilk kayıplarından biri olan Cemil Kırbayır’ın öyküsünü, annesi Berfo Kırbayır’ın sözleriyle anlattı. Ardından Kırbayır’ın ölümünü araştırmak üzere TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu altında bir alt komisyon kurularak rapor hazırlandı. Raporda Kırbayır’ın gözaltında işkence sonucu yaşamını yitirmiş olduğu; dönemin Emniyet, MİT ve Sıkıyönetim Komutanlığı yetkilileri ile dönemin sıkıyönetim komutanı hakkında suç duyurusunda bulunulması gerektiği yönünde kanaat belirtildi. Ancak Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın dile getirdiği talepler ne Kırbayır ne de diğer kayıplar bakımından bir karşılık bulabildi. Tespit edilebilen yüzlerce zorla kaybetme vakası bulunmasına karşın, yalnızca 12 dava açıldı. Bu davalar, geçmişle yüzleşme ve hesap verebilirliğin sağlanması için önemli bir imkan sunsa da, cezasızlık politikalarının devam etmesi nedeniyle kalıcı bir dönüşüm yaratamadı.